top of page
  • Instagram

Bir Eser Ne Zaman Dekorasyona Dönüşür?

11 Eki
5 dakikada okunur

Bir sanat eseri duvara asıldığı için dekorasyona dönüşmez. Sorun, eserin bulunduğu mekân değil, eserle kurduğumuz ilişkinin değişmesidir.


Van Gogh’un Yıldızlı Gece‘sini düşünelim. Eserin bir otel lobisinde asılması onu kendiliğinden dekorasyon yapmaz. Orada duran kişi resmin hareketini, renk ilişkilerini, Van Gogh’un görme biçimini ve resmin sanat tarihindeki yerini okuyabilir.

Fakat aynı görüntü “mavi koltuğa çok yakışıyor” gerekçesiyle seçildiğinde başka bir şey gerçekleşir:


eye-level view of a painter working on a colorful canvas
mavi bir koltuk

Peki dekorasyona dönüşmek eserin anlamını gerçekten yok eder mi, yoksa ona yeni bir anlam mı üretir?

İşte burada basit bir “sanatın ticarileşmesi kötüdür” eleştirisinden çıkarız. Çünkü Warhol’dan popüler kültüre, müze mağazalarından modaya kadar çok daha karmaşık bir alan açılır.


Bir sanat eserinin görüntüsüyle karşılaşmak bugün hiç olmadığı kadar kolay. Bir müzenin duvarında gördüğümüz resim, birkaç dakika sonra telefon ekranımızda; ardından bir çantanın, tişörtün, kupanın ya da duvar kâğıdının üzerinde karşımıza çıkabiliyor. Sanat tarihinin en tanınmış imgeleri artık yalnızca müzelerde değil, gündelik hayatın hemen her yüzeyinde dolaşıyor. Bu durum ilk bakışta sanatın görünürlüğünün artması olarak değerlendirilebilir. Daha fazla insan Van Gogh’u, Klimt’i, Monet’yi ya da Leonardo’yu tanıyor.

Fakat burada başka bir soru ortaya çıkıyor:

Bir görüntüyü tanımak, eseri tanımak anlamına gelir mi?


Belki de sanat eserinin günümüzdeki en ilginç serüveni tam burada başlıyor. Görüyoruz, çünkü tanıyoruz.


Vincent van Gogh’un Yıldızlı Gece’sini düşünelim.

Resmi daha önce hiç müzede görmemiş biri bile büyük olasılıkla onun görüntüsüyle karşılaşmıştır. Dönen gökyüzü, yoğun mavi tonları ve sarı yıldızlar artık yalnızca bir resmin biçimsel özellikleri değildir; kolayca tanınabilen görsel işaretlere dönüşmüştür.


Aynı durum Gustav Klimt’in Öpücük’ü için de geçerlidir. Altın yüzey, birbirine yaklaşan iki figür ve dekoratif örüntüler eseri birkaç saniye içinde tanımamızı sağlar.


Leonardo da Vinci’nin Mona Lisa’sında ise kimi zaman yalnızca yüz yeterlidir.


Bu eserlerin olağanüstü görünürlüğü onları sanat tarihinin sınırlarının dışına taşımıştır. Artık yalnızca “eser” değildirler; aynı zamanda kültürel imgelerdir. Tam da burada tanımak ile okumak arasındaki mesafe büyümeye başlar.

İzleyici görüntüyü tanır, fakat eseri tanıdığı söylenemez.


Çünkü tanımak çoğu zaman görüntünün daha önce görülmüş olmasıdır. Okumak ise görüntünün neden öyle kurulduğunu sormayı gerektirir.


high angle view of a modern interior design with artistic decorations


Bu noktada sanat akımları düşünsel ve tarihsel yapılardan çıkarak birer estetik etikete dönüşmeye başlar.


Bir eseri okumak

Bir sanat eserine bakarken ilk karşılaştığımız şey görüntüdür. Renkleri görürüz. Çizgileri izleriz. Biçimleri birbirinden ayırırız. Yüzeyin dokusunu, figürlerin hareketini, boşlukların dağılımını ve kompozisyonun bizi nereye yönlendirdiğini fark ederiz.


Fakat sanat tarihi tam burada başlamaz; burada yalnızca kapı açılır.

Çünkü asıl soru şudur:

Neden böyle?


Van Gogh’un gökyüzü neden hareket eder?

Klimt’te insan bedeni neden ornamentin içine karışır?

Bir Rönesans resminde perspektif neden bu kadar önemlidir?

Bir Barok kompozisyonda hareket neden belirli yönlerde yoğunlaşır?


Biçimsel tercihleri tarihsel bağlamlarından ayırdığımızda eser giderek bir görüntüye dönüşür. Görüntüden geriye ise kolayca kullanılabilecek renkler, desenler ve tanınabilir biçimler kalır.

Dekoratifleşmenin başladığı yerlerden biri tam olarak burasıdır.


Dekoratif olmak başka, dekorasyona dönüşmek başka

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir.


Dekoratif olanı sanatın karşıtı olarak görmek sanat tarihinin kendisiyle çelişir.


İslam sanatındaki geometrik düzenlemelerden rokoko iç mekânlarına, William Morris’in desenlerinden Art Nouveau’nun organik çizgilerine kadar bezeme, tekrar, ritim ve yüzey sanat tarihinin temel meselelerinden biri olmuştur. Dolayısıyla sorun bir eserin dekoratif özellikler taşıması değildir.

Sorun, bir sanat eserinin yalnızca dekoratif özellikleri üzerinden tüketilmeye başlanmasıdır.

Klimt’in Öpücük’ünü yalnızca “altın tonlarında güzel bir resim” olarak görmek ile resimde beden, ornament, yüzey ve temsil arasındaki ilişkiyi görmek aynı şey değildir.

Birincisinde görüntü mekâna uyum sağlar.

İkincisinde eser düşünmeye direnmeye devam eder.


Bu nedenle bir sanat eserinin bir otel lobisinde, restoranda ya da evin salonunda bulunması onu kendiliğinden dekorasyona dönüştürmez.

Belirleyici olan duvar değil, bakışın niteliğidir.


Duvara kim uyum sağlıyor?

Bugün iç mekân görsellerinde sıkça karşılaştığımız bir durum vardır. Önce mekân belirlenir. Koltuk bejdir.

Halı toprak tonlarındadır. Duvar boş kalmıştır. Sonra o boşluğu tamamlayacak bir “sanat eseri” aranır.


Bu noktada sorulan soru çoğu zaman şudur:

Buraya hangi resim yakışır?


Bu soru masum görünür. Fakat sanat eserinin statüsünde önemli bir değişime işaret edebilir. Çünkü artık eser kendi içindeki sorular nedeniyle seçilmemektedir. Mekânın renk ilişkisini tamamlamak, boşluğu doldurmak veya belirli bir atmosfer yaratmak üzere seçilmektedir. Eser mekânı dönüştüren bir varlık olmaktan çıkarak mekânın ihtiyaçlarına cevap veren bir nesneye dönüşür.

Başka bir ifadeyle:

Eser artık mekânı anlamlandırmaz; mekân eseri tüketmeye başlar.


Müze duvarından telefon kılıfına

Walter Benjamin, teknik yeniden üretimin sanat eserinin özgün varoluş biçimini değiştirdiğini tartışırken eserin “aura”sındaki kayba dikkat çekiyordu. Fotoğraf ve çoğaltma teknolojileri eserin belirli bir yerde ve belirli bir zamanda bulunmasına bağlı tekilliğini dönüştürüyordu. Bugün bu dolaşım Benjamin’in döneminde tahayyül edilmesi güç bir ölçeğe ulaştı. Bir sanat eserinin görüntüsü saniyeler içinde milyonlarca ekrana ulaşabiliyor. Üstelik görüntü yalnızca çoğaltılmıyor.

Kesiliyor.

Yakınlaştırılıyor.

Rengi değiştiriliyor.

Desene dönüştürülüyor.

Ürünün biçimine uyarlanıyor.


Bir Van Gogh gökyüzü ayakkabının yüzeyini kaplayabiliyor. Mona Lisa bir tişörtte karşımıza çıkabiliyor. Klimt’in altın yüzeyi bir telefon kılıfının desenine dönüşebiliyor.


Bu noktada eserin tamamı bile gerekli değildir. Tanımaya yetecek kadarının kalması yeterlidir. Ve belki çağdaş görsel kültürün en önemli özelliklerinden biri budur:

Eser dolaşıma girdikçe küçülmez; fakat bağlamı küçülebilir.


Görmek → tanımak → tüketmek

John Berger, Görme Biçimleri’nde yeniden üretimin sanat eserlerinin anlamını nasıl değiştirebildiğini gösterirken görüntünün artık başka görüntülerle, metinlerle ve kullanım biçimleriyle yeni ilişkiler kurduğuna dikkat çeker.

Bugün bu ilişkiye bir aşama daha eklemek mümkün:

Görmek → Tanımak → Tüketmek


Bir görüntünün tanınabilirliği arttıkça kullanım değeri de artabilir. Çünkü tanınan görüntü açıklama istemez. Mona Lisa olduğunu anlamamız için sanat tarihi bilmemiz gerekmez. Tam da bu nedenle sanat tarihinin en tanınabilir imgeleri yeniden ve yeniden dolaşıma sokulur.

Fakat burada bir paradoks vardır:


Sanat ne kadar kolay tanınır hâle gelirse, tarihsel özgüllüğünü kaybetme riski de o kadar artar.

Leonardo’nun resmi artık yalnızca Leonardo’nun resmi değildir.

Bir işaret olur.

Bir marka çağrışımı olur.

Bir mizah malzemesi olur.

Bir moda deseni olur.

Bir dekorasyon nesnesi olur.

Görüntünün dolaşımı genişlerken eserin okunması daralabilir.


Peki moda sanatı yalnızca tüketiyor mu?

Bu soruya hemen “evet” demek kolaydır.

Fakat yeterli değildir.

Çünkü bir sanat eserinin başka bir alana taşınması her zaman anlam kaybı yaratmaz. Bazen tam tersine yeni bir okuma üretir. Bir tasarımcı sanat tarihindeki bir görüntüyü yalnızca kumaşa basmak yerine onun kompozisyon mantığını, renk ilişkisini, hacim anlayışını veya düşünsel problemini yeniden yorumlayabilir.

Bu durumda sanat eseri dekorasyona dönüşmez.

Başka bir görsel dil içinde yeniden düşünülür.

Aradaki fark son derece önemlidir.


Bir elbisenin üzerine Van Gogh’un Yıldızlı Gece’sini basmak ile resimdeki hareket fikrini kumaşın kıvrımları, renk geçişleri ve siluet aracılığıyla yeniden kurmak aynı şey değildir.

Birincisinde görüntü aktarılır.

İkincisinde düşünce dönüştürülür.

Sanat ile moda arasındaki ilişkinin eleştirel olarak değerlendirilmesi gereken yer tam olarak burasıdır.


Dekorasyon anlamın sonu mu?

Fakat mesele hâlâ kapanmış değildir. Çünkü sanat eserinin dekoratif bir nesneye dönüşmesi onun anlamını tamamen ortadan kaldırıyor mu?

Belki de her zaman değil.

Bir insan Klimt’in Öpücük’ünü ilk kez bir kahve kupasının üzerinde görebilir. Sonra görüntünün hangi eserden geldiğini merak edebilir. Sanatçıyı araştırabilir. Bir gün müzede eserin karşısına çıkabilir. Bu durumda dekoratif nesne sanat eserinin anlamını yok eden bir son nokta değil, esere açılan beklenmedik bir kapı hâline gelir. Dolayısıyla sorun görüntünün çoğaltılması değildir. Asıl mesele çoğaltılan görüntüyle ne yaptığımızdır.

Sanat eserinin müzeden çıkması tehlikeli değildir. Tehlikeli olan, çıktığı anda geçmişini de geride bırakmak zorunda olduğumuzu düşünmektir.


Bir eser ne zaman dekorasyona dönüşür?

Belki artık başlangıçtaki soruya dönebiliriz.

Bir eser ne zaman dekorasyona dönüşür?

Bir duvara asıldığında değil. Bir ürüne basıldığında da zorunlu olarak değil. Çoğaltıldığında, moda tarafından kullanıldığında veya gündelik hayatın içine girdiğinde de değil.

Bir eser, görülmeye devam ettiği hâlde okunmayı bıraktığımız yerde dekorasyona dönüşmeye başlar.


Çünkü sanat eserini sanat yapan yalnızca görüntüsü değildir. O görüntünün neden öyle olduğuna ilişkin sorulardır. Belki bugün sanat eserleriyle ilişkimizde kaybetmememiz gereken şey de tam olarak budur:

Görüntüyü tanıdığımız anda bakmayı bırakmamak. Çünkü bazen bir esere gerçekten bakmaya başlamak için önce onu tanıdığımızı unutmak gerekir.


Sanat Tarihçisi Zerrin Avan


KEŞFET

Yorumlar


bottom of page